iLahi | islami biyografiler

iLahi

ilahiler & Kaside ve Ezgiler & Kürtçe ilahiler & Türkçe ilahiler

ihvan


Bediüzzaman Said Nursi - Biyografi

 

1876 yılında[2] Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doğdu. Babasının adı Mirza, annesinin adı Nuriye’dir. Doğu Anadolu’da medrese eğitimi gördü[3] Risalelerinde aldığı medrese eğitimine değinmekte ve ömrü boyunca bütün tahsil hayatının toplam 3 ay olduğunu açıklamaktadır.[4] 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen önce İstanbul’a geldi. Derviş Vahdeti’nin Volkan Gazetesi’nde yazdı. İslamcı bir siyasal parti olan İttihad-ı Muhammedi Fırkası’na katıldı, merkez yönetim kurulu üyesi oldu.[5] 31 Mart Vakası’ndan sonra İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın ileri gelenleri ve Derviş Vahdeti ile birlikte divan-ı harpte yargılandı, Derviş Vahdeti idam edildi kendisi bir ceza almadı sürgüne gönderildi. 1909′dan itibaren hayatını Doğu Anadolu’da sürdürdü. 1911’de İstanbul’a döndü. Talebeleri ile birlikte gönüllü olarak Rusya cephesinde savaştı. 1915-1917 arasında Ruslar tarafından savaş esiri alındı. Yaklaşık 2-3 yıl esir kaldıktan sonra Ekim Devriminden sonra ülkeye (İstanbul) döndü, Dar-ül Hikmet-ül İslamiye’de görev aldı.15 Şubat 1919 tarihinde sonradan Teâli-i İslâm Cemiyeti adını alan Cemiyet-i Müderrisîn’in kurucu azaları arasında yer aldı.[6] 1925 Şeyh Said Ayaklanmasından sonra tutuklandı, Eskişehir’de mahkemeye çıktı isyancılarla doğrudan bir ilişkisi tespit edilemedi ancak devletin güvenliğini ihlal ve dini siyasete alet etme suçlamasından 1 sene hapse mahkûm edildi.[7] Cumhuriyete ve çağdaş rejime karşı olduğu iddiasıyla önce Isparta yakınlarında Barla adında bir köye sürüldü. Isparta’nın ardından Eskişehir (1935), Kastamonu (1936), Denizli (1943) ve Emirdağ’a (1945) sürüldü. Risale-i Nur Külliyatı adı altında topladığı eserleri kaleme aldı. 23 Mart 1960 yılında Şanlıurfa’da vefat etti. Cenazesi önce Şanlıurfa’ya defnedildi. Daha sonra 1960 darbe yönetimince bilinmeyen bir yere taşındı.

İnançsız Fikirlerle Mücadele
Said Nursî bir eserinde kendi hayat tarzını şöyle özetlemiştir: “Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, rehberimizdir.”…. Bu bakış açısına göre insan, Allah’ı ve İslamiyet’ı tanımak ve O’na iman ve ibadet etmek için yaratılmıştır. İlim, meşruiyet, hürriyet, dürüstlük, ümit, çalışmak, sebat gibi faziletler ise, İslam çerçevesi içinde insanın hayatına anlam veren değerlerdir. Ona göre bunlar hem dünya, hem de âhiret saadeti açısından insanın olmazsa olmaz gerçekleridir. Bu sebeple 6000 sayfayı aşan eserlerini din, iman ve fazilet üzerinde yoğunlaştırmıştır. Said Nursî, inançsız insanlara ve din dışı fikirlere özellikle dikkat çekmiş ve talebelerine ve insanlara bunlardan uzak durması ve mücadele etmesi hakkında devamlı telkinlerde bulunmuş ve yönlendirmiştir.

Doğu Anadolu’ya Medrese kurma fikri
Hayatının ilk dönemlerinde Bitlis ve Van yörelerinde yaşamış olmasına rağmen, Osmanlı yönetimini ve dünyayı yakından takip etmiştir. Eğitimin yeterince dine ağırlık vermediği konusundaki düşüncelerini Sultan Abdülhamid’e arz etmek üzere İstanbul’a gelmiş, selamlık töreninde belinde kaması ve yöresel kıyafetleri olduğu halde doğuda Kürtçe tedrisat yapacak bir medrese kurulması isteğini Sultan Abdülhamid’e iletmişti. İlk önce eylemi nedeniyle derdest edilip hapse atıldı daha sonra Toptaşı Akıl Hastalıkları Hastahanesine kaldırıldı ve burada 3 ay yattı..[8][9] Aynı teklifi daha sonra Sultan Reşad’a götürmüş, Doğu Anadolu’da Medresetü’z-Zehra adında hem dinî hem de müspet yani pozitif ilimlerin okutulmasını düşündüğü bir medrese kurmak için hazineden ödenek ayrılmasını önermiş [Ankara’da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğraşmaktan geri durmayan Bediüzzaman, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur. Beyannamenin akabinde Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve Diyânet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1923 yılı ortalarına doğru Van’a dönmüştür. ] ancak medrese kurulmadan ülke 1. dünya savaşına girmiş. 1. Dünya savaşı ve milli müsadele bittikten sonra kurulan yeni hükümete bu isteğini yeniden iletmiş ve kabul edilmiştir fakat medreselerin kapatılması ile buseferde bu çalışma atıl kalmıştır.

Esaret, Hürriyet ve İman

“Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. İman ne kadar gelişirse hürriyet de o kadar parlar. İşte asr-ı saadet!” sözleriyle dini ve milli hürriyete dair görüşlerini ifade etmiştir.Birinci Dünya Savaşında esir düşerek iki buçuk yıl Rusya’da esaret hayatı yaşamıştır. Daha sonra İstanbul’un işgalinde işgalci güçlere karşı mücadele ederek ilim adamlarını ve halkı uyarmıştır. 25 Eylül 1919 tarihinde Teâli-i İslâm Cemiyeti’ne (Cemiyet-i Müderrisîn) üye oldu. Üyesi bulunduğu cemiyetin, 26 Eylül 1919 tarihinde İstanbul’da yayınlanan İkdam gazetesinde de yayınlanan Kuva-yı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde beyannamesini derneğin azası olmasına rağmen, “İşgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir(sakat ve tutarsızdır)” gerekçesiyle karşı çıkmıştır. 1922 yılının sonunda Mustafa Kemal’in ısrarlı daveti [kaynak belirtilmeli] üzerine Ankara’ya gelmiş ve daha sonra mebuslara hitaben bir bildiri yayınlayarak yeni Türkiye’nin şekillenmesinde dini dinamiklerin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Hayatını üç döneme ayırmıştır: Doğumundan Risale-i Nur’u telif etmeye başlama tarihi olan 1926 yılına kadarki hayatını Eski Said, bu tarihten 1950′ye kadar olan kısmını Yeni Said, 1950′den sonraki hayatını da Üçüncü Said diye adlandırmıştır. Bu ayrımları fikri bir değişiklik değil metod değişikliği olarak tanımlamıştır

Said Molla ile Karıştırılması
Bazı yayınlarda, 1920′lerde Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olan Sait Molla ile karıştırılmaktadır. Aralarındaki isim benzerliği, bazı yayınlarda hatalı bilgiler verilmesine yol açmıştır. Aleyhinde İngiliz ajanı olduğuna dair iddialar bulunan Molla Said’in[10] aksine Said-i Nursi, Sultan Abdülhamit karşıtı olarak bir dönem Hürriyet ve İtilaf Fırkasının muhlifi İttihat ve Terakki Partisi’ni desteklemiş ve bizzat Selanik’e giderek parti yöneticileri ile görüşmüştü.[11]

Said Nursi’nin hayatına dikkatle bakıldığında (eserleriyle incelenirse),bir partiye veya bir şahsa taraftar veya karşı olmaktan çok içindeki doğru ve yanlışlara karşı veya taraftar vaziyet almıştır.Mesela, İttihad ve Terakki Fırkası için; “Herkesin şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem’iyat-ı avamiyeyi teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve manası istibdad olan ve “İttihad ve Terakki” ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim. Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın.”(Divan-ı Harb-i Örfi - 32;Envar Neşriyat)

Tartışmalar
Ana madde: Said Nursî hakkındaki tartışmalar
Said Nursî’nin hareketleri ve eserlerinin muhtevası sebebiyle birçok tartışma vuku bulmuştur. Bunların çoğunluğunda Risale-i Nur’un içeriğindeki bazı kısımların İslamî kaynaklara uygunsuz olduğu iddia edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yazılan Nurculuk adlı eserde, risalelerin içeriğinin “müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı” bildirilmiştir. Risale-i Nur’un ilhamla yazıldığı, müellifince gaybden ihtarlar alındığı, Kuran tefsirine “mananın tahammül edemeyeceği tarzda batıni ve indi manalar” verildiği eleştirilerini ortaya çıkarmıştır. Her ne kadar ilham kavramı özellikle tasavvuf literatürü içerisinde İslam yazınında kendisine yer bulmuş olsa da, Kur’an’da bariz bir şekilde yer almamaktadır. Said Nursî’nin tahsili ve bilgisi de tartışma konusu olmuştur. Kur’an’da geçen kıtmir lafzını genel kabul gören karşılığı olan çekirdek zarı yerine köpek olarak çevirmesi, ömrü boyunca aldığı resmî medrese eğitiminin 3 aydan ibaret olması bu tartışmalardan bazılarıdır. Said Nursî’nin döneminin bazı önemli olayları ve kişilikleriyle ilişkileri de tartışma konusu olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’e ima yoluyla deccâl ve sufyan dediği iddia edilmiş, 1926 yılında ilan edilen seferberliğe karşı öğrencileri ve kendisinin savaşmaktan muaf tutulması (ve gerekirse bunun için maddî ödemelerde bulunabileceği) zira kendisi ve öğrencilerinin yaptığı ilmî çalışmaların çok daha önemli olduğunu iddia etmesi tartışma konusu olmuştur.

Mehmed Zâhid Kotku - Biyografi

20. yüzyılın büyük İslâm alimlerinden biri olan Mehmed Zâhid Kotku, 1897 yılında Bursa’da doğdu. Babası ve annesi Kafkasya’dan göç eden müslümanlardandır. Dedeleri ise Kafkasya’da Sirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’da yaşamışlardır. Ailesi Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Anadolu’ya göç etti ve Bursa’ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Babası, Hz. Muhammed�in (S.A.V) soyundan olan bir tasavvuf ehlidir. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi�nde Mehmed Zâhid Kotku dünyaya geldi. Mehmed Zâhid Kotku, üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi, daha sonra Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı.

Zâhid Kotku, ilk öğrenimini Bursa Oruçbey İbtidaisi�nde, orta öğrenimini ise Maksem İdadisi ve Bursa Sanayi-i Nefîse Mektebi�nde yaptı. Bu sırada çıkan Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 18 yaşında askerlik görevine başladı. Uzun yıllar süren askerlik görevi boyunca ciddi hastalıklar geçirdi ve ordunun Suriye’den çekilmesi üzerine zor da olsa İstanbul’a dönebildi. 10 Temmuz 1914 yılından itibaren 25. Kıt�a Şûbe Yazıcılığı göreviyle askerliğe devam eden Zahid Kotku, İstanbul’da kaldığı müddet içinde çeşitli dini toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vaazlara devam etti.

1915 yılında Gümüşhânevî Dergâhı�na giren Zâhid Kotku, Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyâüddîn�in öğrencisi oldu ve onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Nakşi tarikatı büyüklerinden Ömer Ziyâüddîn�in vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi�nin sohbetlerine devam etti. Tasavvuf yolundaki vazifesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Ardından Râmûzü’l-Ehâdîs, Hizb-i A’zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icazetnamesini aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devam etti ve hafızlığını tamamladı. Kısa bir süre geçtikten sonra, hocasının isteği üzerine çeşitli ilçe ve köylerde dini hizmetlerde bulundu.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya döndü ve burada evlendi. 1929 yılında babasının vefatından sonra onun yerine Bursa’nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik görevine başladı. On beş yıl kadar süren bu görevden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm Hatipliğine tayin edildi. Kaleiçi’ndeki baba evine yerleşen Kotku, 1945-1952 yılları arasında buradaki görevine devam etti. Aralık 1952 yılında dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne’nin vefatı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı davetleriyle İstanbul’a taşındı. Fatih Zeyrek’teki Çivizâde Câmii İmâm Hatipliğine tayin edildi. Bir ara yine Zeyrek’teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı. Son hizmet yeri ise, Ekim 1958′de görev yaptığı Fatih İskenderpaşa Camii�dir.

Yaşamının son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zâhid Kotku, 1979 yılında uzun bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz’dan, Şubat 1980�de ağır hasta olarak dönmek zorunda kaldı. Yaklaşık bir ay sonra, 7 Mart 1980′de midesinden ağır bir ameliyat geçirdi. Ameliyattan sonra kısmen düzelen Kotku, Hac vazifesini yerine getirirken tekrar hastalandı ve güçlükle tamamladığı Hac vazifesinden sonra 6 Kasım 1980�de İstanbul�a döndü. Dönüşünden tam bir hafta sonra, 13 Kasım 1980 günü vefat etti ve bir gün sonra, İstanbul Süleymaniye Cami�nde kılınan cenaze namazının ardından hocalarının yanına defnedildi. Mehmed Zahid Kotku�nun beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Dua Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vazlar adlı eserleri vardır.

Süreyya Yüksel - Biyofrafi

Gökyüzüne bakmadan büyüyemez çocuklar.
Ve her çocuğun kendisi için tuttuğu, bir yıldızı vardır göklerde…

Yıldızlar, karanlığın içinde ışıyan halleriyle yapayalnızlığımıza birer arkadaş olarak tayin edilmişlerdir sanki… Onlara bakarak çizeriz yol haritamızı. Yıldızların en eski mesleğidir arkadaşlık, onlar olmasa gök kubbe olanca görkemli cüssesiyle belki de üzerimize düşerdi kim bilir? Göğün altındaki ilk birbaşınalığını ve ilk yapayalnızlığını, yıldızlardan başka kime anlatmıştı Hz.Adem?
Ah, yıldızlar! Yeryüzündeki en eski kelimelerle en yeni sözleri, ilk onlar duydular…
Size bir gençlik yıldızımdan bahsetmek istiyorum bugün: Süreyya Yüksel… Süreyya Yüksel, iki sene evvel ebedi göğe doğmak üzere battı küçük ve kirli dünyamızdan… Onu İstanbul Üniversite’si önünde 1987′deki ilk başörtü direnişlerinden tanıyorum. Rahmetli Molla Sadrettin Hocaefendi’nin evladı, Şehit Metin Yüksel’in kız kardeşiydi. Fen Fakültesi Astronomi Bölümü mezunuydu, Arapça, Farsça, İngilizce bilirdi. Kur’nı Kerim’e büyük bir aşkla bağlıydı, benim gibi pek çok kişinin üzerinde hakkı olan bir Kur’an yoldaşıydı… Suffe Muallim’lerindendi… Hayatımda tanıdığım en ileri-deha çapında bir master! Allah rahmet eylesin…
Geçtiğimiz hafta, arkadaşımız Yasemin Çoban, Süreyya Ablamız için bir anma toplantısı tertip edince, Başörtüsü Direniş Macerasında yazılmamış bir tarihin tüm yıldızları bir araya geldi Fatih’te… Aynur Mısırlıoğlu, Fevziye Nuroğlu, Fatma Kutluoğlu, Halime Uyulan, Hasibe Turan, Ayşe Sula gibi öncü isimler yan yana oturuyorlardı. Konuşmamı yaparken birkaç kere nefesim geriye kaçtı, sanki gökten sihirli bir ay tozu dökülüyordu başlarımıza ve her birimizin içinden küçük kızlar çıkıyordu, her birimiz öğrencilik günlerine geri dönmüş gibiydik… Nefesimi tutarak bir yıldız takımı gibi salonu hınca hınç doldurmuş arkadaşlarıma baktım… Allahım sana hamdolsun beni bu güzel yıldızlarınla Sen tanıştırmasaydın, ben karanlığın altında yolumu bulamazdım diye düşündüm…
Süreyya Abla ile vefatından on gün kadar önce görüşmüştük en son… Onun yattığı en son yatağı da hiç unutamayacağım. Arkadaşlar, nöbet çizelgesi yapmışlardı başını beklemek için ama herkes öylesine bir yarış içindeydi ki hastabakıcılık nöbeti ancak çok hatırlı ablalarımızın elinde kalıyordu. Kimi kendi elleriyle yaptığı resmi, çizdiği hat yazısını getirmiş, kimisi espri olsun diye yaldızlı tokalar, yüzükler, boncuklardan kolyeler yaparak getirmiş, bazısı şiir yazmış, kimi karanfiller, sıklemenler koymuşlar başucuna…
”Allah Kerim’dir” dedikten sonra bana göz kırpardı her gördüğünde, ben biraz mızmız, biraz asiyimdir, daha doğrusu ablalar beni her zaman nazlamış bebek gibi severek büyütmüş olduklarından ya yanağımdan makas alırlar ya başörtümün üstünden kulaklarımı tutarak sağa sola çekerler, takılırlar… Ama takati yok Süreyya Abla’nın yatağından doğrulmaya, sadece göz kırpıyor ve ekliyor: ‘ ‘Bırakmıyorsunuz ki gideyim, dualarınız beni bağlıyor işte…” diye yatağından doğrulmaya çalışıyor…
Onun son yatağı bana, Hz.Ali’nin Resulullah’ın (sav) yerine yattığı hicret gecesini hatırlattı her zaman … Hani Efendimiz’i yok etmek için karar kılmıştı Müşrik Konseyi de aralarında anlaşarak kılıçlarını yattığı yerde ona saplamaya dair sözleşmişlerdi. Efendimiz (sav) yerine Hz.Ali’yi yatırarak yola çıkmıştı o gece… Hz.Ali için bu ölüm yatağına yatmak elbette bir şerefti ve o aslında Peygamber Efendimiz’in sünnetinin yani hayatı yaşama şeklinin devamiyeti için uzanmıştı bu yatağa… İşte Süreyya Abla’nın hayatı da Kuran’ı Kerim ve Peygamber Sünneti üzerine yaşanmış bir hayat olarak yatıyordu bu son yatakta…
Kısmet değilmiş, onu telli duvaklı gelin edemedik, ona kimse anne de diyemedi… Sosyal güvenliği veya sigortası falan da yoktu… Talebesi olan hekim arkadaşlarımız bakıyordu sağlık işlerine, tüm itirazlarına rağmen ‘ ‘yeşil kart” çıkartmışlardı. Hayatı talebe yetiştirmekle geçen bu kıymetli ablamız vefat ettiğinde geride bir kat elbisesi kalmış mıdır onu da bilmiyorum … Ama baş örtülü olduğu için okullarına alınmayan tüm arkadaşlarım, onun kurduğu Suffe’de eğitim almışlardı, bunu elbette biliyorum … Efendimiz’in (sav) kutlu öğretisine talebelik yapmış sahabelerin üniversitesi olan Suffe’den, Süreyya Yüksel’in başörtülü kızlar için kurduğu Suffe’sine uzanan çizgide, kendisini Kuran’ı Kerim’e adayan tüm muallimlerin bir prototipiydi Süreyya Yüksel!
Onu sadece öğretmenliği ve tebliğci kişiliği ile değil tüm sıcaklığı ile hatırlıyorum. Kendisi yer gibi yapıp da önümüze önümüze ittiği yiyecekler, alnımızdaki teri mendiliyle değil de eliyle silişi, en kahırlı zamanlarda bizimle isim-şehir oynayışı, gündüz okulun önünde eylem yapıp gece annesini özlediği için ağlayan kızları sevip avutması, okulların önünden joplarla dağıtıldığımız en üzüntülü günlerin akşamlarında bizi oyun parkına götürüp salıncaklara bindirmesi, koşu yarışları yaptırıp, memlekete gidecek yol parası olmayanlara harçlıklarını gizli gizli verişi, Afgan Mücahidlerine olan derin sevgi ve saygısı, her biri felsefe şölenini andıran sohbetleri, kimya ve uzay hakkında verdiği tefsir bilgileri… Hepsi gözümün önünde uçuşuyor…
Süreyya yıldızına Anadolu’da Ülker derler… Ülker gecenin ortasına yakın, en tepede doğduğu vakit, rüzgar ansızın keser sesini ve etrafa latif bir ılıklık çöker… Çobanların dostu Ülker, yolcuların pusulası ve dert ortağı Ülker… Ay’ın gökte ulaştığı üçüncü evresidir Süreyya Yıldızı ve Necm Suresi, bu yıldızın hallerini anlatır bizlere, yerçekiminden bahseder ki bu yaratılışın özündeki aşk ve kopuş hikayesine de delalet eder…
Süreyya Abla, başörtüsü için verdiğimiz direniş macerasını, bir aşk dönüştürerek bizleri etrafındaki yörüngede sıraya dizmiş bir güneş gibiydi …
Aşk olmasa meşk olmazmış der büyükler… Dile kolay tam 40 yıldır sabırla devam eden başörtüsü direnişimizi de aşk’tan başka açıklayacak hangi kelime var? Süreyya abla’nın da sık sık dediği gibi, ‘ ’sizler okullarınızın kapısını açılsın diye beklemiyorsunuz, sizler Ahzap ve Nur Suresi’ni bekliyorsunuz arkadaşlar!”…
Süreyya Yıldızını bazen bir salkım üzüme bazen de uçurtma kafasına benzetirim her baktığımda… Örtülerinden dolayı okullarından atılan kızları birer üzüm tanesi gibi derleyip Suffe salkımında toparlayandı Süreyya Yüksel… Hoyrat kasırgaların karşısında neşesini ve azmini hiç yitirmeyen bir uçurtma…
Göklerimizden hiç düşmeyecek, güzel sözlü ablamız… Allah senden razı olsun, merhamet ve esirgemesini hiç eksik etmesin…

”Allah’a çağıran, doğru ve adil olanı yapan, ”Şüphesiz ben Allah’a teslim olanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” (fussilet 33)

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi - Biyografi

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Musa Topbaş, annesi de H. Fahri Kiğılı’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır.

İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa ilkokulunda tamamladı. İlkokul yıllarında özel Kur’an eğitimi aldı. 1953 yılında İstanbul İmam -Hatip Okulu’na girdi. O yıllarda bu okul, Osmanlı’nın ulu çınarlarının bakiyyeleri sayılan M. Celaleddin Ökten, Mahir İz gibi üstadların, Nureddin Topçu gibi Batı’da eğitim almış mütefekkirlerin hocalık yaptığı önemli bir kurumdu. Amcası ve akranı Abidin Topbaş ile bu okulu 1960 yılında tamamladı. İmam-Hatipli yıllarda M. Zekai Konrapa, Yaman Dede (Abdülkadir Keçeoğlu), Ahmet Davutoğlu, Mahmud Bayram, Ali Rızâ Sağman hocalardan da ders aldı.

İmam-Hatip yıllarında Üstâd Necip Fazıl’ı tanıdı. O’nun yakın çevresinde bulundu, sohbetlerinin müdavimi, Büyük Doğu dergisinin takipçisi, eserlerinin okuyucusu ve de fikirlerinin maddî ve manevî destekçisi oldu.

İmam-Hatip Lisesini tamamladıktan sonra bir süre ticaret ve sanayicilik ile meşgul oldu. 1962 yılında askerliğini Siirt-Tillo’da yedek subay öğretmen olarak yaptı. Görevi sırasında gönlüne öğretmenlik sevdası düştü ve insanları eğitmekten ve gençlerle meşgul olmaktan haz alır oldu.

Askerlik dönüşü tekrar kendini sanayi ve ticaretin içinde buldu. Ancak o ilim ve hayır hizmetlerinden hiç kopmadı. İlim Yayma Cemiyetinde faal olarak çalıştı. Kendi işyeri bir hayır kurumu ve vakıf gibi, talebelere burs, fukaraya yardım merkeziydi. Ailenin hayır hizmetleri âdeta onun uhdesindeydi. İşyerinden yürüttüğü bu hizmetleri Hüdâyi Vakfının kuruluşundan sonra vakfa taşıdı. Kuruluşuna öncülük ettiği vakfın hizmet ufkunu açtı. Türkî Cumhuriyetler başta olmak üzere bütün akraba ulus ve topluluklardan gelen gençlere de maddi ve manevi destekte bulunarak yetişmelerinde yardımcı oldu.

Tarih, edebiyat, dînî ilimler ve şiire ilgisi sebebiyle 1990’lı yıllardan itibaren yazı hayatına başladı. Yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Bir Testi Su, İstanbul 1996
2- Rahmet Esintileri, İstanbul 1997
3- Nebiler Silsilesi I- IV, İstanbul 1997-1998
4- Tarihten Günümüze İbret Işıklar, İstanbul 1998
5- Abide Şahsiyetleri ve Müessesleriyle Osmanlı, İstanbul 1999
6- İslam İman İbadet, İstanbul 2000
7- Muhabbetteki Sır, İstanbul 2001
8- İmandan İhsana Tasavvuf, İstanbul 2002
9- Vakıf-İnfak-Hizmet, İstanbul 2002
10- Son Nefes, İstanbul 2003

Kitapları birçok dile çevrilen Osman Nuri Topbaş, bu dillerin konuşulduğu ülkelerden gelen seminer, konferans ve panel tekliflerini kabul ederek, fikirlerini paylaşmakta ve bunu insanlığa hizmet anlayışı içersinde sürdürmektedir.

Osman Nuri Topbaş evli ve dört çocuk babasıdır.

Ahmet Yesevi - Biyografi

Türkistan’da yetişen büyük velilerdendir. Adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi olup, Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hace Ahmet diyede tanınır. Babası Hace İbrahim’in nesebi Hz. Alinin oğlu Muhammet bin Hanefi’ye dayanır. Hicri 5. asrın ortalarında doğduğu tahmin edilmektedir. Ahmet Yesevi çok küçük yaşta babasını, 7 yaşındada annesini kaybetmiştir. Yesi şehrinde ilim ve terbiye tahsiletmiştir. Bundan dolayı YESEVİ nisbetiyle şöhret bulduğu kabul edilmiştir. Yesi’de, önce Arslan Baba Hazretlerinden ders aldı. Arslan Baba’nın vefatıyla Buhara’ya gitti. Orada Ehli Sünnet alimlerinden Yusuf Hamedaniye bağlandı ve manevi ilimleri tahsil etti. İnsanlara doğru yolu göstermek için ondan icazet (diploma) aldı.

Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara’da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevi Buhara’da bir müddet ders verdi. Daha sonra bu vazifeyi başkasına devredip Yesi’ye döndü ve burada talebe yetiştirmeye başladı. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Zamanın en büyük ve üstün evliyelarından oldu. Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi Hazretleri, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ederdi. Günün büyük bölümünü ibadet ve zikir ile geçirirdi. Zamanında arta kalan diğer bir kısmında, talebelerine zahiri ve batını ilimleri öğretir, günün kısa bir bölümünde ise, alınteri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp bunları satardı.

Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerinin her birini bir memlekete göndermek suretiyle İslamiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bir kısmı da Anadoluya geldiler. Bu vesileyle onun yolu Anadoluda yayılıp tanındı. Anadolunun Müslüman Türklere yurt olması, onun manevi işaretiyle hazırlandı. Talebelerinin gayretiyle Anadolu ebediyyen Türk yurdu oldu.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin en önemli özelliği, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile Hikmet denilen eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izleri bırakmış olmasıdır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkanını ve tarikat adaplarını anlatmıştır. Yesevi Ocağı aynı zamanda bir tarikattır. Önemli ve büyük tarikatlardan Nakşilik ve Bektaşilik, Yeseviliğin kollarıdır. Yeseviliğin, adapları müridlerin uyması gerekli hususlar ve ahkamları vardır. Yesevi dergahı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için bir sığınak yeriydi. Bu dergahlar aynı zamanda, tekke edebiyatının ilk temsil edildiği yerler olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri tekke edebiyatının ilk temsilcisidir. Bu vesileyle Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Bu şekilde yetiştirdiği talebelerinden tayin ettiği halifeleri şunlardır;

Mansur Ata, Abdulmelik Ata, Süleyman Hakim Ata (Bu Türkler arasında en meşhur halifesidir) Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk) Zengi Ata, Tac Ata v.b. Bu halifelerinin yetiştirdiği birçok talebe ki; Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Taptuk Emre, Yunus Emre gibi talebeler Anadoluda, Ahmet Yesevi Hazretlerinin çizdiği yolda ilerlemişler ve Türk dilini, edebiyatını, kültürünü özellikle İslam dinini doğru olarak gelecek nesillere aktarmışlardır. Sade bir Türkçe ile Halkın anlayacağı, sohbet tarzındakiHikmet adlı şiirleri, Çin’den, Marmara sahillerine kadar yayılıp, Türk Milletine manevi ışık olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri Hicri 590 (1194) de Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerine türbe, 200 yıl sonra, Timur Han tarafından inşa edilmiştir.

“Kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. Çünkü kalbi kırmak Allh’ü Taala’yı kırmaktır. Gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol.”

Ahmet Yesevi Hazretleri’nin bu sözlerinde, özellikle biz Avrupada yaşayan Türkler için, altın değerinde bir nasihat vardır. Biz Avrupa Türklüğü, Gayrimüslimler ile beraber yaşarken, geçmişimize bakıp güç almalıyız. Buraları Türkleştiremeyiz, fakat Türk kalabilmemiz için, Ahmet Yesevi Hazretlerini ve onun yolundan gidenleri çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

|